Her insanın kendisine has bir hakkı, bir hukuku, bir sınırı vardır. Her devletin de kendisince oluşturduğu ve vatandaşlarından uymalarını istediği kural ve kaideleri vardır. Şahıslara ve bölgelere göre değişiklik gösteren bu kırmızı çizgilerin doğruluğunu tartışmak dahi istemiyorum. Çünkü yeryüzünde tek bir doğru vardır, O da Allah’ın ve Resülü (s.a.v.)’nün ortaya koyduğu doğrulardır.
Allah’ın ortaya koyduğu, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in tarif ettiği ve hayatı pahasına uyguladığı hukukun dışındaki yeryüzünde var olan tüm haklar ve kurallar Kur’an ile çeliştiği oranda yanlıştır.
Ancak toplum olarak unuttuğumuz, kale almadığımız, dikkate değer görmediğimiz, uyma konusunda titizlik göstermediğimiz, el birliğiyle alternatifler ürettiğimiz en büyük hak, hukuk, kural ve sınır sahibi kuşkusuz Allah’tır. Allah’ın hakkı ve hukuku, çizdiği sınırları, ortaya koyduğu kuralları yani şeriatı her şeyin fevkindedir.
Tartışma kabul etmeyen, su götürmeyen asıl ve tek mesele budur.
İster bireysel, ister toplumsal olarak Allah’ın sınırlarını muhafaza etmeye, hak ve hukukunu korumaya, şeriatına uygun davranmaya, bu yolda mücadele etmeye hesap vermek üzere yaratılan bir kul olarak en büyük görevimiz budur.
Bir insanın İslam dairesinde bulunup bulunmadığının en bariz göstergesi kuşkusuz budur. Bilinmelidir ki Allah’ın sınırları aşıldığı, hak ve hukukuna uyulmadığı, şeriatı dinlenmediği zamanlarda ortalığı fitne bulutları kaplar, kargaşa sel gibi insanlığı yutar, koskoca insanlık için dünya ve ahiret harap olur.
İşlenen cinayetler ve keyfi yapılan boşanmalar dünyanın istikametini bozan unsurlardır. Bu iki unsur dünyanın bir yönüyle yok olması, sosyal düzenin bozulması demektir.
En büyük fitne, en büyük kargaşa Allah’ın ayetlerine muhalif davranmaktır. Dünyanın yaşanmaz olduğunun en büyük göstergesi de suçsuz yere işlenen cinayetler, keyfi yapılan boşanmalardır. Haksız yere Allah’ın yarattığı bir canı hayattan koparmak, namusunu helal kıldıktan sonra boşanmaya teşebbüs etmektir. Bu, ister devlet eliyle işlensin, ister bireysel olarak teşebbüs edilsin suç olma bakımından aralarında hiçbir fark yoktur.
Haksız yere öldürülen her insan; Allah’ın çizdiği sınırlar, ortaya koyduğu kurallar, uygulanması gereken hukuk maddelerinin aşıldığı manasına yorumlanmalıdır. Salt bir cinayet olarak bakmak aysbergin büyük kısmını görmemek ya da gözün birini kapatmak demektir.
Her Müslüman;
Allah’ın çizdiği sınırları, ortaya koyduğu hakları, uygulanmak üzere serdettiği hukuku korumak ve uygulamakla mükelleftir. Mü’min ile kafir arasındaki en bariz fark da budur. Biri Allah’ın kurallarını işletirken diğeri de kendisi veya kendisi gibi bir insanın oluşturduğu kuralları uygulamaktadır. Bu yönüyle bakıldığı vakit bir insan ya Allah’ın (kurallarının) taraftarıdır ya da şeytanın (kurallarının) taraftarıdır. Üçüncü bir yol, üçüncü bir çıkış kapısı, üçüncü bir köprü yoktur.
İnsanların kural ve kaidelerini değil uygulamak, bunlar için mücadele etmek; Allah’ın ortaya koyduğu hak ve hukuku, çizdiği sınırları ihlal edenlere sevgi dahi beslenmemesi gerektiğini şu ayetten anlıyoruz: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücadele/22)
“Bunlar, tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.” (Tevbe/112) Her insan bu şerefe nail olamaz. En büyük şeref ve şan; Allah’ın sınırlarını korumak üzere tevbe etmek, ibadet etmek, hamdetmek, oruç tutmak, ruku’ ve secde etmek, iyiliği emretmek, kötülükten de men etmekle mümkün olacağını da unutmamak gerekir.
Türkiye’nin seksen bir vilayetinde hemen her gün işlenen cinayet haberlerini görüyoruz, okuyoruz, izliyoruz veya dinliyoruz. Önü alınamayan bir girdabın, her tarafı kaplayan zifiri karanlık bir ortamın içinde debelenip duruyoruz. Akraba olmayanlara yönelik işlenen cinayetlere zaten alışkın değildik; akrabaların işledikleri cinayetleri tarif etmekte, olanları anlamakta, yorumlamakta, okumakta ve yazmakta hangi vicdan katlanabilir ki...
İşlenen her cinayetle aslında koskoca bir cihanın yok olduğunu şu ayetten öğreniyoruz: “Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap’ta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resullerimiz apaçık deliller (mucize ve ayetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hala) yeryüzünde aşırı gitmektedir.” (Maide/32)
Öldürmek, bütün insanlığı yok etmekle müsavi olduğuna göre bir insanı hayatta tutmak veya ölümüne engel olmak da bütün bir insanlığı hayatta tutmakla eşdeğer olduğunu bilmemiz gerekir. Mahkemeler eliyle uygulanan kanunlar ve kurallar bu ana ilkeden ödün vermeden ilahi kuralları uygulamaları, cihanın adaletle ayakta kalmasının en önemli göstergesi olacaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: