Türkiye Dil Kurumu vicdanı; “Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç” olarak tarif etmektedir.
Burada, kişinin kendi ahlaki değerleri üzerinden bir yargılama yapması önemli bir kriter olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ülkenin veya her bölgenin kendisine has ahlaki bir değeri olduğu gerçeği gözden ırak tutulmaması gereken önemli bir konudur. Bu kadar farlılık içinde ortak değerler edinmek neredeyse imkansızdır. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in vicdanını gözümüzün önüne getirelim bir de Ebu Cehil’in vicdanını düşünelim. Müslüman olmadan önceki Ömer’in vicdanını anlamaya çalışmakla beraber Müslüman olduktan sonra ki Hz. Ömer (r.a.)’in vicdanını telakki etmeye çalışalım. Aralarında dağlar kadar fark olduğunu, biri doğuya bakarken diğerinin batıya baktığını, birinin siyah dediğine diğerinin beyaz dediğine şahit olacağız. İşte bugün burada anlatmak istediğim tam da bu.
Kişinin vicdanını içinde yaşadığı topluma ait ahlaki değerler tarafından şekillendirileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Böylesi bir ortamda şekillenen vicdanın değer yargısı ve yargılama yeteneği insanlık üstü olmaktan uzaklaşacaktır. İnsanlık üstü bir değere ulaşamayan vicdanın kendisine, ailesine, akrabalarına ve ırkına bakan bir yönü her zaman var olacaktır. İşte çatışmalar da buradan başlamaktadır. Kendisini üstün görmeler, farklı kategorilere oturtmalar, yeni yeni değerler atfetmeler, farklı haklara sahip olduğunu iddia etmeler başlayacaktır. Çünkü vicdan; içinde yaşadığı toplumun, isteyerek veya zoraki edindiği eğitimin şekillendirdiği değer yargısına, bakış açısına, doğru ve yanlış algısına göre iş ve işlem görecektir. Kısacası vicdan toplum tarafından ortaya konulan kaba göre şekil alır.
Bu pencereden baktığımız vakit bir Amerikalının vicdanı ile; bir Japonun, bir Suriyelinin, bir İsrailli Yahudinin, bir Alman Nazisinin, bir Rus oligarkının vicdanı aynı olmayacaktır. Türkiye'de yaşayan insanların vicdan kriterleri bile birbirinden çok farklı olduğunu hepimiz rahatlıkla görebiliyoruz. Coğrafi şartlar, kültürel yapılar, hatta yenilen yiyecekler, içilen içecekler bile vicdan üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Domuz yiyen bir insanın vicdanı ile helal ve harama riayet eden bir insanın vicdan terazisi hep farklı sonuçlar doğuracaktır.
Her insanın bir vicdanı vardır. Bu vicdan insanı diğer mahluklardan ayırır. Ancak bu vicdan her zaman doğru işleyecek, yanlışlardan ve haksızlıklardan uzaklaştıracak manasına gelmeyebilir. Şayet vicdan denilen olgu her platformda aynı doğruyu bulabilecek, aynı yanlışa karşı dikilebilecek bir konumda, bir yapıda olsaydı Yüce Allah ne Peygamberler gönderirdi insanlara ne de kitaplar indirirdi. İlahi bir uyarıya gerek kalmazdı dünya arenası. Tarih boyunca ardı sıra Peygamberlerin gönderilmiş olması, değiştirilen kitapların ardından yenilerinin indirilmiş olması vicdan olgusunun tek başına doğruyu bulmaya, hakkın ve hakikatin yanında yer almaya, hukuku ve adaleti sağlamaya yetmediğinin en bariz göstergesidir. Çevre şartlarından, edindiği eğitimden, kültürden etkilenen vicdan çevreyi de şekillendireceği bir başka gerçektir.
Evet! Ben, senin doğrularına ve değer yargılarına göre düşünmek zorunda değilim. Sen de benim doğrularıma ve değer yargılarıma göre düşünmek zorunda değilsin. Aldığımız eğitim, içinde yaşadığımız kültür, okuduğumuz kitaplar birbirinden farklı olabilir. Olaylara farklı pencerelerden, farklı duygulardan bakıyor da olabiliriz. Ancak her ikimiz için ortak bir değer yargısı olması kaçınılmazdır, çünkü seninle aynı dine mensubuz. Din; kişiye, bölgeye, kültüre ve zamana göre değişmeyen bir kriterdir. Bu kriterin banisi Kur’an’dır. Kur’an ilahi bir kitaptır ve insanlık üstü bir değerdir. Bana göre sana göre hükmünü vermez. Ayırım ve kayırım yapmayan bir terazidir. Herkesi aynı şekilde karşılar ve aynı hedefe doğru ilerlemesini sağlar. O halde insan olarak her birimiz Kur’an’a göre düşünmek, Kur’an’a göre bir değer yargısı geliştirmek ve nihai olarak da Kur’an’a göre bir vicdan şekillendirmek zorundayız. Bu yüzden beraber yürüyebilmemiz, ortak kararlar alabilmemiz için ortak bir teraziye sahip olmamız kaçınılmazdır.
Bizim aramızda düşünce, yaşam, değer ve vicdani kriterleri bakımından uçurumlar oluşmuşsa ya ikimiz ya da birimiz kesinlikle Kur’an’a göre düşünmüyoruz, Kur’an’a göre bir vicdan geliştirmiyoruz demektir. Kur’an’ın, biz insanları birbirine yaklaştıran ana unsur olduğunu unutmamak lazımdır. Kur’an biz insanların ortak değeridir, ortak kriteridir, ortak bir muhakeme sebebidir, ortak vicdanıdır. Kur’an’ın; “Düşün, kabul et ve yerine getir” dediği bütün hususları kabul etmekten başka bir çıkış kapısı yok bizim için.
Müslüman kesimin son dönemlerde ayetlerin ileri sürdüğü değer yargılarından uzaklaşarak salt bir vicdana vurgu yapmalarını kabul edemiyorum. Yakışmıyor zaten. Bu bir savrulmanın ilk belirtileri olarak telakki ediyorum. Bu cümlelerimizden vicdanı yok saydığımız, değersiz ve işlevsiz kıldığımız manası çıkarılmamalıdır. İnsan vücudu yediği gıdalardan bağımsız olmadığı gibi vicdan; edindiği değer yargılarından da, içinde yaşadığı kültürel ortamdan da bağımsız değildir.
Vahiy bazlı bir düşünce ve yaşam biçiminden, salt bir vicdanı hakem kılan arenaya kıvrılıyor olmamızı kabul edemediğimi bir kez daha vurgulamak istiyorum. İtirazım bu noktada.
Yorumlar
Kalan Karakter: